top of page

Köyün Delisi

Sep 7, 2025

9 min read

2

15

0

Şu an hiç bilmediğim bir şehirdeyim. Bu şehrin kasabalarından birinin bir köyünde doğmuşum. Havaalanında uçaktan inip bir araba kiraladım. Mesafe uzun değil ama yolları iyi olmadığından, “iki saate ancak varırsınız” dedi, arabayı kiraladığım ofisteki genç delikanlı. Elimdeki adreste ne bulacağım, ne görmeyi bekliyorum bundan da pek emin değilim. Geldim, ama “gelmese miydim?” diye hala içten içe tereddütteyim. Geri dönebilirim. Kimse bilmiyor geldiğimi, kimse de beklemiyor burada beni. İçimdeki sesi dinlemeye karar verdiğimde, düzeni kurulmuş, her şeyi yolunda olan hayatıma bir bomba attığımın da farkındaydım. 

Fakat, duymamış, söylenmemiş gibi yapamadım. Neden geldiğimi bilmiyorum anlayacağınız.


Soracak bir sorum da yok aslında, geçmişi değiştiremem, olanları düzeltemem. Aklımdaki tek şey “eğer görürsem gözümle, sanki duyduklarımın gerçekliğini daha rahat kabul edebilirim” diye düşünüyorum, sanırım. 


Üç yıl kadar oldu öğreneli. Tanınmış bir şirkette, yönetici pozisyonda, güzel bir maaş ile çalışıyordum. Aşık olduğum karım ve ben, evlendikten beş sene sonra en nihayet bir bebek bekliyorduk. Evlendiğimizde hemen baba olurum zannetmiştim, ama öyle olmadı. Geç olsun da güç olmasın derler. Olmuştu ya sonunda. Çok mutluydum. Baba olmak, aslında babam gibi baba olmak için çok heyecanlıydım. Çünkü her şeyimi babama borçluyum. Bugün sahip olduğum mevkiye gelebilmek için elbette çok çalışmış, babamın ve annemin ince ince işledikleri tüm planlara uymuştum. Planlar diyorum çünkü benim iyi bir kariyer elde etmem, en iyi okullara gidebilmem için her zaman hayatlarını bana göre ayarlamış ve hep fedakarlık yapmışlardı. 

Tek ve çok şanslı bir çocuk olduğumun farkındaydım ve bunu hiç suistimal de etmedim. Eğitim hayatımda hiç zorlanmadım, her şeyi çabuk anlıyor, kavrıyordum. Veli toplantılarında ne kadar zeki olduğumu, geleceğimin parlak olduğunu, öğretmenlerim aileme anlatırlarken, onlarında benden ne kadar memnun olduklarını görmek beni de çok mutlu ediyordu. Kolaylıkla en iyi üniversitelerden birine burslu girmiş, ve bölüm birincisi olarak mezun olmuştum. Diploma töreninde babamın gözlerindeki gururu görmek en büyük ödül olmuştu bana. Babam muhteşem biriydi, disiplinli, mantıklı, herkese saygılı, mesafeli, düşünceli, kültürlü. Evimizdeki muhteşem kütüphanenin tek varisi olmak her zaman beni heyecanlandırmıştır. Babam vatanının en ücra köşelerinde canla başla çalışmış, bulunduğu taburlarda hep sevilen, sayılan bir jandarma subayıydı. “Komutan geliyor” dediler mi herkes esas duruşa geçerdi. Küçüklüğümden beri her karşılaşmamızda topuklarımı birbirine çarpar ve asker selamı veririm babama büyük bir keyif ve gururla. Mesleği gereği takındığı sert görüntüsünün ardında sevgisini sevdiğine her daim hissettiren bir adamdı benim babam. Hep onun gibi güçlü ve duyarlı olmayı hedefledim hayatımda. Ben askerliği seçmedim. Başka bir alanda da olsa böyle bir babanın çocuğu elbette ondan da ileri gitmeliydi diyerek hep çok çalıştım. Kısa zamanda da hak ettiğim pozisyona geldim. İyi bir semtte, güzel bir evde yaşıyor, pahalı bir arabaya biniyordum. İş seyahatlerinde lüks otellerde kalıyor, toplantı sonraları verilen kokteyllerde başarılarımın sırlarını öğrenmek için peşimde koşan gençlere akıllar verip, kendimle gurur duyuyordum. 

Beni merak ettiğinizin farkındayım. “Genç yaşıma rağmen çalıştığım şirkette bu kadar hızlı yükselmemin sırrı nedir?” gibi bir soruyu, bundan üç yıl önce sorsaydınız bana, o zaman size kendimden emin, böbürlenerek şöyle cevap verirdim;

“Ben aklını iyi kullanabilen, çalışkan, disiplinli ve şanslı biriyim. Övünerek söylüyorum, bu benim genlerimde var. Dedem ve babam vatanımız için görevlerini en iyi şekilde yerine getirmiş, her zaman takdir edilmiş, değerli insanlardır. Başarım babamın bana verdiği tüm emeklerin bir yansıması. Disiplin ve azim mutlaka sizi başarıya götürür.” 

derdim. Böyle beylik laflar ederdim eminim. Büyük lokma ye büyük konuşma diye boşa dememişler. Çok nadir de olsa bazen planlamadan ama iş takvimi de aksatmayacak şekilde kendim için de bir şeyler de yaparım. Bazen karım ile, bazen de tek başıma. Düşündüğünüz gibi tamamen iş kolik de değilim. Sadece “zamanımı her zaman iyi kullanıyorum” diyelim. O cuma günü toplantı yapacağım şirketin sahibi aniden kalp krizi geçirince boşa çıkan günümü hafta sonu ile birleştirip babamla vakit geçirmeye kadar verdim. Karımı, annesine emanet ettim, anlayışlı bir kadındır, birbirimize bıraktığımız özgür alanlar, evliliğimizin güzel taraflarından sadece biri. “Tabii ki canım. Saygılarımı ilet.” dedi. 

Annemi kaybettikten sonra tüm ısrarlarıma rağmen babam yanımıza taşınmamıştı, evimiz oldukça müsait olduğu halde. Hayatı boyunca biriktirdiklerini emekli ikramiyesi ile birleştirerek çok severek, memlekette aldıkları müstakil evini bırakamamış, “Ben böyle iyiyim, evlat” demiş ve konuyu kapatmıştı. Neyse ki, babamın evi çok uzak değil, iki buçuk saatlik mesafedeydi. Kendimce ona sürpriz yapacaktım. Meğerse esas beni bekleyen bir sürpriz varmış. Cuma akşam trafiğine takılmadan neşe ile ulaştım babamın evine.


 Aldım onu, sahilde, güzel bir restorana götürdüm, baba oğul yedik, içtik. İkimiz de çok memnun yataklarımıza girdik. Evde ki odam hala bıraktığım gibi duruyor. Ne kadar da özlemiş olduğumu fark ettim, annemin örmüş olduğu battaniyeye sarınırken. Sabah babam benden çok erken uyanmış, kahveyi, kahvaltıyı hazırlamış beni bekliyordu. Buna alışkındım, askeri düzen evde hala devam ediyordu. Hafta sonları sabah uykularını sevdiğimi bilir. Uyandırmamış. 

“Günaydın”

“Günaydın, iyi uyudun mu?” 

“Elbette, yaşım ne olursa olsun, baba evinde olduğumu hatırlamak hep bana iyi geliyor. Sadece annemin özlemi artıyor biraz, evde onun yokluğuna hala alışamadım. Ama hayat böyle bir şey değil mi zaten. Sırası gelen gidiyor.” Cevap vermedi, tedirgin olduğunu hissettim, bir şey diyecekti. Hissettim. Beden dilini okumayı iyi bilirim. Kahvemden bir yudum alıp, başka bir şey demeden bekledim. Biraz daha sürdü sessizlik. Sonra konuşmaya başladı; 

“Sana bir şey açıklamam lazım. Bunu çok daha önce yapmalıydım. Neden yapmadığımın, yapamadığımın bir sürü gerekli, gereksiz sebepleri var. Bunu sana açıkladığımda olası tüm sonuçlarına da, sanırım hazırım. Beni anlayacağını umut ediyorum. Sen her zaman olgun bir çocuktun.”

Kafam allak bullak olmuştu, o konuşurken, hızlıca tahmin etmeye çalışıyordum açıklayacağı şeyin ne olabileceğini, aklıma ilk gelen hastalık oldu. Hasta ve bana bunu bu şekilde açıklama gereği duyuyorsa kesin ölüyordu, az zamanı kalmıştı ve beni buna hazırlıyordu. Başka ne olabilirdi ki? Birden şimşekler çaktı zihnimde, hayatında biri vardı, tek başına yaşlı bir adam olarak yaşamasının zorluklarından bahsedecek, ve evleniyorum diyecekti. Duvarda asılı saate gözüm takıldı bir an. Onu beş geçiyordu. Eğer hasta ise, daha iki günümüz vardı baş başa geçirilecek. Ona her zaman yanında olacağımı anlatmalı, hissettirmeliydim. Eğer düşündüğüm gibi ise, bugünden başlayarak, canı ne isterse onu yapmalıyım. İşlerimi de ayarlamalıyım hemen. Bebek de gelecek. İnşallah torununu görebilir. Zaten az kaldı. Birkaç ay. Herhalde hemen ölmeyecek. Hasta da durmuyor aslında. Belki de daha başlarında. Olsun ben her şeyi ayarlarım. Eğer hayatında biri varsa, biraz garip hissedebilirim ama ne diyebilirim ki yetmişine gelmiş bir adama? Düşüncelerimi bir yana bırakıp, olabildiğince sakin bir sesle,

“Dinliyorum baba. Ne ise söyleyeceğin, eminim mantıklı bir sebebin vardır.” Yine uzun bir sessizlik…

“Ben senin biyolojik baban değilim.”

“Anlamadım?”

“Duydun işte, biz senin biyolojik ailen değiliz. Annen de annen değildi. Sen doğar doğmaz aldık seni.”

Ağzım açık kalmıştı, fark edip, hemen kapadım, elimdeki kahve fincanını bıraktım masaya. Dikkatli olmalıydım, duygularımı göstermemeyi zaten iş toplantılarındaki meşhur soğukkanlılığımla çok test etmiştim. “Sakin ol” dedim kendime. Her daim karşıdan gelecek en olmadık cümleye hazırdım iş yaparken. Şimdi bu tavrımı bir gün babamla konuşurken kullanacağımı hiç düşünmemiştim. Söyledikleri aklımın köşesinden bile geçmemişti. Nasıl insan böyle bir şeyi tahmin edebilir ki? Sesimi toparladım,

“Olabilir, muhtemelen biyolojik ailemin şartları elvermiyordu ki beni size vermişler, ya da siz beni bulmuşsunuz. Bunlar gerçekten çok önemli değil. Size olan hislerimin değişmeyeceğinden kesinlikle eminim. Beni siz büyüttünüz. Bir an bile bana hissettirmediniz. Kim olduklarını şu anda merak etmiyorum. Edeceğimi de sanmıyorum. Ama neden bunca yıldan sonra bu açıklamayı yapıyorsunuz bana? Bu neyi değiştirecek? Ya da neden şimdi?”

“Çünkü baba olacaksın. Ve bazı şeylere hazırlıklı olman lazım. “

Bir sefer daha afalladım. Benim evlatlık olmam ile baba olmam arasında nasıl bir alaka olabilir ki? Bir an karım beni aldatıyor da babam öğrenmiş de bana söylüyor diye bile düşündüm. Hani benim çocuğumun ben de biyolojik babası olmayacağım gibi bir bağlantı kurdum. Benim beynim neden en olmadık, saçma şeyleri getiriyor ki aklıma? Deli miyim, neyim? Bu sefer cidden karmakarışık olmuştu kafam, ne düşüneceğimi bile bilemiyordum. Biyolojik babam değilmiş! Bir sigara yaktı, derin bir nefes çekip, anlatmaya başladı;

“Elbette lafı dolandırmayacağım. Olanı olduğu gibi anlatacağım. Ben ve annen evlendikten sonra, elbette uzun süre bebek sahibi olmayı denedik, ama olmadı. Birkaç doktora da gittik. Maalesef sorun bendeymiş. Neyse sorunun kimde olduğunun bir önemi yok, beraber bir şey yapamadıktan sonra. Ne benim ailem ne de annenin ailesi bir çocuk evlat edinmemizi asla kabul etmedi. Annen defalarca yalvardı ama Nuh dediler Peygamber demediler. Bizim kanımızdan olmayanı kabul etmeyiz, sizi de sileriz deyince, elimiz kolumuz bağlandı.”

Sigarası bitmeden, ikincisini yaktı. Müdahale etmedim, “çok içiyorsun bu mereti” demedim bu sefer. Devam etti;

“Biliyorsun bir çok sınır ilçesinde, köyünde görev yaptım ben. Bunlardan üçüncüsüydü. Bulunduğumuz sınır kasabasının bir köyünden haber geldi bir akşamüzeri. Bir adam, ellili yaşlarında. Kızına tecavüz edilmiş, adam tecavüz edeni yakalamış. Köyün dışarısında eski, kullanılmayan bir taş eve götürmüş adamı. Adam diyorum ama o da zavallım aklı pek de sağlam olmayan gençten biriymiş. Hani köyün delisi derler ya. Kendi kendine konuşarak, gülerek sokaklarda dolanır, biri ile karşılaşınca yönünü değiştirip, “Abbas yolcu” dermiş, kimseye bir rahatsızlık vermezmiş anlayacağın. Nasıl oldu da bu işi yaptı, yapabildi kimse anlayamadı zaten. Neyse tabii biz oraya yetiştiğimiz de polis ve gazeteciler de toplanmıştı. Kızın babasının elinde tüfekle Abbas’ı sürüklediğini gören çocuklar, köyün kahvesine koşup haber vermişler. Abbas’ın bağırtısına toplanmış köy, bize de haber vermişler o ara. Polisle koordineli çalışırdık o zamanlar. Biz vardığımız da polis çevreyi sarmış teslim olması için ikna etmeye çalışıyordu. Elindeki av tüfeği ile birkaç kez dışarı ateş etmiş, “yaklaşmayın” diye. Ne dediysek ikna olmadı teslim olmaya, içeriden bir patlama sesi duyduk. Ardı gelmedi. İçeri girdiğimizde manzara korkunçtu, her yer kan, tüfeği çenesinin altına koyup basmış tetiğe, öncesinde de adamın ellerini kollarını bağlayıp, cinsel organını kesmiş.”

Sigarasının son nefesini de çekip, kül tablasında söndürdü.

“Abbas, yani senin biyolojik baban da kan kaybından orada ölmüş. Olay orada öylece kapandı gitti tabii, kimi ne ile suçlayacaksın ki? Evde annene de anlatmıştım olanları. “Kıza mı, Abbas’a mı, babaya mı, kızın anasına mı üzülmeli bilemedim” demişti annen. Neyse birkaç ay sonra arada sırada cam kapı ya da halı silmeye evimize gelen temizlikçi kadın anlatmış olayı annene, annenin bildiğini bilmeden. O tecavüzde kızın hamile kaldığını, baba da ölünce de çok zor durumda olduklarını. Annen, yani bildiğin annen o gece bir de rüya görmüş, “anlatamam rüyamı, tesiri bozulur ama bizim bu çocuğu sahiplenmemiz lazım” diye tutturdu. Günlerce konuştum, bir ihtimal vazgeçer sandım,ama vazgeçmedi, temizlikçi kadın aracı oldu, gittik konuştuk, bebeği bize vermelerini istedik. Esas annen hemen “tamam” dedi ve ekledi tek şartım var “bana bir daha asla ulaşmayacaksınız. Ben zaten sizi bulamam siz burdan gittikten sonra.” Halbuki bizim talep etmemiz gerekirdi bunu. Ailelerimize mucize hamilelik haberlerini uçurduk ki döndüğümüz de kucağımızda ki bebeğin bizim olduğundan kimse şüphe duymasın. Erken doğdu dedik. Annenin hemşire olması işleri kolaylaştırdı. Ebe tanıdıklarından birine yüklü bir meblağ ödedik, evde doğmuşsun gibi. Küçük kasaba hastahanesinde de memura biraz para ödedik, evrak işleri için, her şeyi kılıfına uydurduk anlayacağın. Şimdi baba olacaksın ama maalesef biyolojik babanın zihin problemi senin çocuğuna da yansıyabilir. Biliyorsun bu tür şeyler genlerle geçebiliyor. Sende olmayan senin çocuğunda olabilir. Bunu neden hiç düşünmedik o zaman inan bilmiyorum. Yani biyolojik babanın aklının yerinde olmadığını nasıl göz ardı ettik. Annen o kadar çok istiyordu ki bir çocuğu olsun. Aklımıza getirdiysek bile hemen kovduk, hiç kondurmadık. Zaten sende hiçbir problem de yoktu. Unuttuk gitti. Sen evlendiğinde, ilk yıllarda eşin hamile kalamadığında ben içten içe çok seviniyordum Allah günah yazmasın. Ama maalesef karın şimdi hamile ve siz buna hazırlıklı olmalısınız. Kim bilir belki de genler her şeyi taşımamıştır. Bunun için sürekli dua ediyorum.”

Şaşkınlığım devam ediyordu. Duyduklarımı anlayabilmekte epeyi zorlanıyordum. Kahvemin son yudumunu kafaya dikerken, saate gitti yine gözüm. Onu çeyrek geçiyordu. On dakika yetmişti otuz sekiz yıllık hayatımı darmaduman etmeye. Sonra yerinden kalkıp, kütüphanesine doğru gitti babam, bir kitabın arasına saklanmış, gazeteden kesilmiş bir parçayı masaya bıraktı. Taş duvarlı bir yerin, sanki kulübe ya da kömürlük gibi, kırık camından bakan bir adam vardı haberde. Dediği gibi elli yaşlarında, saçlarında aklar var, sakalı hafif uzamış gibi. Yakışıklı bile sayılabilir. Kırık cam örümcek ağına bürünmüş. Kullanılmadığını tesciller gibi. Çerçevesi sanki bir yıkık bir inşaattan alınmış tahta parçalarından, derme çatma. Cam pislikten mi zaman aşımından mı bilmem, puslu. Ne zamandır kırıktı o cam, kim kırmıştı acaba? Neden bunu düşündüm o an bilmiyorum, olaylar karşısında sanki benim beynim biraz farklı çalışıyor. Biyolojik babamın genlerinden belki de.

İçimi bir panik kapladı. O taş evmiş, gazete kupüründeki. Biyolojik dedemin, biyolojik babamın cezasını kendince verdiği, kendini de öldürdüğü ev. Gazetecilerden biri çekmiş. Bölge gazetesine haber yapmışlar. Saklamış o gazeteyi. O camdan bakan adam benim dedemmiş. O günden sonrası biraz kabus, biraz isyan, biraz kırgınlık, biraz korku ile geçti. İçimdeki fırtınayı kimseye belli etmemek için çok uğraştım. İşlerimi olabildiğince yavaşlatıp, en iyi uzman doktorları bulup yapılabilecek tüm testleri yaptırdım, çocuğum için. Şükürler olsun ki nur topu gibi sağlıklı bir oğlum oldu. Sapasağlam olduğuna doğduktan sonra tekrar tekrar yaptırdığım testlerden sonra tamamen ikna olduğumda bir sürü kurbanlar kestim. Bunları elbette kimseye demeden yaptım. Babamla konuştuklarımız babamla aramızda kaldı. Karıma da söylemedim. Söylemem gerektiğini biliyorum ama yapamadım işte. Torununu gördü babam, kucağına da aldı. Sonra bir kalp krizi ile ayrıldı gitti aramızdan. Bunları bir filmde seyretsem, “iyicene abartmışlar, nasıl uydurabiliyorlar ki bunları” derim. Derdim yani. Şimdi o uyduruk sandığım hikayelerden birinin tam da ortasında ben varım. Köye ulaştığımda bulmak zor olmadı annemin evini. Tek başına yaşıyormuş zaten, annesi o olaylardan sonra hastalanmış, yataklara düşmüş, yıllarca ona bakmış. On sene oluyormuş öleli. Kimse o olayın üzerine evlenmemiş onunla. Bebek doğumda öldü demişler. Zaten çok soran da olmamış. Beni gördüğünde tanıdı hemen, Önce yanağımdaki kara lekeye dokundu, sonra gözlerimin içine içine bakıp, ben daha bir şey demeden. “Hoş geldin” dedi, buyur etti iki göz evine. Çay yaptı hemen, “aç mısın?” diye sordu. Yok dedim. Anlattı kısa kısa geçen zamanı. Utana sıkıla, “onun” dedim, anladı kim olduğunu, “Kimi kimsesi var mı burada?” diye sordum. “Yok” dedi ailesi o olaydan sonra uzak bir köye göçmüş. Sustu uzunca bir süre. Sonra mırıldanır gibi anlatmaya başladı yolu gören cama bakan boş bakışlarla. Sınırda kaçakçılık yapan bir çetenin elebaşlarından biriymiş, kasabada ki sebze pazarındayken görmüş ilk. Annem pazarda bahçelerinde yetiştirdikleri havuçları satarken, gözlerinin içine içine bakmış, “kaç para kilosu bunların, köylü güzeli?” demiş. Pazar toplanıp da evine dönerken takip etmiş onu. Sonraki günlerde, evlerinin arkasındaki ormanlıkta ki yolda karşısına çıkmış, birkaç kere. Bir seferinde kesmiş yolunu, çekmiş kolundan kuytu bir yere, “ben sana yandım, seni alacam, yüklü bir işim var, çok para alıcam, kaçarız buralardan” deyip sarmış kollarını, koklamış, öpmüş boynundan, “haftaya gene gelecem bekle beni buralarda” demiş. Annem on altısını yeni bitirmiş o sene, taptaze. Ertesi hafta yine gelmiş, esmer, yağız delikanlı, çekmiş onu daha da kuytu yerlere. “Alcam seni hemen, merak etme” deyip dururmuş öpüp koklarken. Bir iki daha gelmiş, daha da kuytulara çekmiş annemi, öpmekten daha fazlası da olmuş elbet. Sonra sırra kadem basmış, ne gelen var ne giden. Anlayınca gebe olduğunu annem, işin içinden çıkamamış, “delidir derler demiş, ceza vermezler, olsa olsa deli evine koyarlar, ya da everirler onla beni, deli olsun ama babasız olmaz bebem” diye düşünmüş, böyle olacağını hiç ummamış önce anasına, anası da babasına söylediğinde.

Gerisini biliyordum zaten. Hiçbir şey demedim, dahasını da sormadım. Elini öpüp çıktım, bir ihtiyacı olursa diye kartımı verdim, oğlunun adını soyadını ve telefonunu bilsin diye. Aramayacaktı biliyorum ama başka yapacak bir şey gelmedi aklıma o an. 

Sorsam gelir miydi benimle? Sormadım, soramadım… 

2 Ocak 2022 — NC/ABD

Sep 7, 2025

9 min read

2

15

0

Related Posts

Comments

Share Your ThoughtsBe the first to write a comment.
bottom of page